Sarp kayalıkların, zeytin ağaçlarının ve Orta Çağ yadigarı taş kulelerin buluştuğu bir Yunan coğrafyası: Mora Yarımadası (Peloponnese). Yunanistan’ın güney ucunu oluşturan bu devasa bölge; yalnızca Nafplio’nun zarif sokaklarıyla değil, tarih boyunca yaşadığı büyük dönüşümler, karakteristik sivil mimarisi, köklü şarap üretimi ve vahşi doğasıyla da bambaşka bir hikâye anlatıyor.
Mora, etkileyici sahilleri ve antik kentleriyle tanınıyor olsa da, aslında bu coğrafyanın ruhunu anlamak için daha güneye, daha derinlere bakmak gerekiyor. Atina’nın kalabalığını ardınızda bırakıp Monemvasia’nın kaya içine gizlenmiş labirent sokaklarında kaybolmak, Mystras’ta tepelere tırmanarak Bizans geçmişinin izini sürmek ya da Mani’nin dalgaların dövdüğü dramatik uçurumlarında yürümek… Bu rotada her durak, hem fiziksel hem de yansıtıcı bir katman gibi.
Mora’da sabah erken saatlerde Aeropoli’nin sessiz bir taş meydanında fırından yeni çıkmış sıcacık bir lezzetle güne başlayıp, öğleden sonra yerel üreticilerden asırlık şarapları tadabilir, akşamüstü Elafonisos’un turkuaz sularında yüzdükten sonra gün batımını Kardamyli’de zeytin ağaçlarının gölgesinde selamlayabilirsiniz. Burası, destansı olduğu kadar oldukça sahici ve filtresiz bir coğrafya.
Bu rehberde, adımlanması kolay standart rotalarla sınırlı kalmayan, yarımadanın farklı köşelerini kapsayan bir haftalık bir yolculuk sunuyoruz: Gerakas, Gerolimenas, Vathy gibi daha az bilinen sahil ve taş köyleri; büyüleyici Kastania ve Diros mağaraları; yerel şaraphaneler, gösterişsiz ama dürüst balık tavernaları, The Odyssey çekimlerine sahne olan dramatik kıyılar ve özenle seçilmiş konaklama önerileriyle Peloponnese’nin daha içten, vahşi ve doğal yüzüne odaklanıyoruz.
Diğer tüm Yunanistan rehberlerimize buradan ulaşabilirsiniz.
Hazırsanız başlayalım.
Mora, dört mevsim farklı bir karakter sunsa da coğrafyanın ve denizin tadını tam anlamıyla çıkarabilmek için en ideal dönemler ilkbahar (Nisan – Haziran) ve sonbahar (Eylül – Ekim) aylarıdır.
İlkbahar: Doğanın uyandığı, her yerin yemyeşil olduğu ve tarihi kalıntıları (Mystras, Nafplio kalesi gibi) kavurucu sıcaklar olmadan rahatça yürüyerek keşfedebileceğiniz dönemdir.
Yaz (Temmuz – Ağustos): Deniz tatili ve Elafonisos gibi plajlar için harika olsa da Mani’nin çıplak taş coğrafyasında sıcaklıklar çok yüksek seyredebilir. Ayrıca popüler noktalarda kalabalık artar.
Sonbahar: Deniz suyu sıcaklığının hala mükemmel olduğu, bağ bozumu dönemine denk gelen ve sakinliği sevenler için en dingin zaman dilimidir.
Mora Yarımadası’nın bu güney rotasını hakkıyla tamamlamak için altın kural: Araç kiralamak veya kendi aracınızla seyahat etmek. Bölgedeki gizli fiyortlara, mağaralara ve taş köylere toplu taşıma ile ulaşmak çok mümkün değil. Eğer Monemvasia veya Kalamata gibi tek bir yere gitmiyorsanız araçla seyahat etmek şart.
Uçak ve Araç Kiralama: En pratik yöntem, Atina Elefterios Venizelos Havalimanı’na uçup oradan bir araç kiralamak. Atina’dan ilk durağımız olan Nafplio yaklaşık 1.5 – 2 saatlik bir sürüş mesafesinde. Alternatif olarak, rotayı tersten başlatmak isterseniz Kalamata Havalimanı’na yapılan uçuşları da değerlendirebilirsiniz. Ancak çok sık uçuş olan bir havalimanı değil.
Kendi Aracınızla: Türkiye’den kendi aracınızla yola çıkıyorsanız, Pazarkule veya İpsala sınır kapısından geçtikten sonra Selanik üzerinden otobanla Atina’ya ve oradan da Mora’ya geçebilirsiniz. Yunanistan’da otobanlarda sıklıkla gişelerden geçiyorsunuz bu gişelerde hem kartla hem de nakit ödeme yapılabiliyor. Otobanın Edirne-Selanik arasındaki kısmında benzin istasyonu olmadığı için çıkış yapmanız gerekiyor ama zaten Edirne’den benzin alarak geçtiğinizi düşünürsek bu yakıtın sizi Selanik’e kadar götürmesi de muhtemel.
İyi Lezzet Durakları
Bölgenin gösterişsiz ama dürüst karakterini yansıtan, geleneksel tavernalardan modern şef restoranlarına kadar rotamızdaki favorilerimiz:
Mani’nin karakterini yansıtan, Şef Stavriani Zervakakou’nun telaşsız, mevsimsel ve rafine tabaklarıyla Aspasia (Stavri Köyü).
Nafplio’da rafine Akdeniz mutfağı ve geniş şarap seçkisi sunan, Wild Duck.
Nafplio marinada taptaze deniz ürünleri ve klasik taverna kültürü için, BOUNOS psarosavouras.
Mora’nın meşhur imza lezzeti yavaş pişmiş Gournopoula‘yı tatmak için otoyol üzerindeki lezzet durağı, Rigani.
Gerakas’ın dingin fiyort manzarasına karşı su kenarında çıtır balık ve kabak kızartması yiyebileceğiniz, Fish Tavern Diamantis.
Monemvasia kale içinde lokallerin ısrarla önerdiği Matoula Restaurant, özenli mezeler için Aktaion Restaurant ve samimi, geleneksel bir ortam için Athivoli Tavern.
Limeni’nin büyüleyici maviliğinde, sahildeki kırmızı ahşap sandalyeleriyle öğle yemeği ve deniz molası için, Thodora’s Place.
Kardamyli’de loş ışıklar ve asırlık zeytin ağaçları altında akşam yemeği için, Old Kardamili Traditional Restaurant.
Porto Cheli’ye uğrarsanız harika deniz manzarasına karşı lezzetli yemekler için, Ktima Hinitsa.
Mystras tırmanışı sonrası iri kesim Yunan salatası ve portakalopita molasıyla enerji toplamak için, Mystrasbistro.
Aeropoli sokaklarında gezinirken tarihi fırınından « Το Ψωμί της Μηλιάς » alacağınız o sıcacık taze peynirli hamur işlerini ve yerel süt helvası benzeri tatlıyı es geçmeyin.
Şarap Tadım Rotaları & Şaraphaneler
Nemea bölgesinin meşhur “Agiorgitiko” cinsi kırmızı şarap üzümlerini yerinde tatmak için Bairaktaris Winery ve Karamitsos Winery.
Monemvasia’da bölgenin köklü şarap kültürünü yakından tanımak ve yerel üzümlerden elde edilen şarapları denemek için Monemvasia Winery.
Konaklama Önerileri
Nafplio’da terasından kaleyi ve tüm şehri izleyebileceğiniz, yalın ve estetik tasarımıyla öne çıkan Amalie Suites.
Monemvasia anakarasında, manzaralı, konforlu ve rüya gibi bir alternatif arayanlar için Kinsterna Hotel.
Mani rotasında, Gerolimenas’ta denizin hemen kıyısında konaklamak isteyenler için butik bir seçenek, KaSeas Boutique Hotel.
Kardamyli’de denize bakan balkonlu odaları ve havuzuyla mütevazı ama dinlendirici bir üs, Hotel Liakoto.
Gezi Durakları & Deneyimler Mora’da sadece yüzmekten çok daha fazlası var; kesinlikle rotanıza eklemelisiniz dediğimiz antik kentler, mağaralar ve plajlar:
Nafplio’da 999 basamakla körfez manzarasına ulaşacağınız Palamidi Kalesi ve denizin ortasına kondurulmuş ikonik Venedik yapısı Bourtzi Adası.
Doğayla bütünleşen muazzam bir sahil yürüyüşü ve küçük taşlı plajlarda deniz molası için Nafplio’daki Arvanitia Turu (Palamidi Path) ve Neraki Beach.
Taygetos Dağları’nın yamacında, mimari detaylarıyla (Palace of the Despots vb.) öne çıkan devasa Bizans antik şehri Mystras Arkeolojik Alanı.
Monemvasia’da surların dışına açılan gizli deniz kapısı Portello‘dan Ege’nin sularına atlama deneyimi.
Zirveye yapılan dik yürüyüşe değen, uçurum kenarındaki 12. yüzyıl yadigarı Ayasofya Kilisesi ve Yukarı Şehir (Ano Poli).
Milyonlarca yılda oluşmuş devasa sarkıtlarıyla doğa harikası Kastania Mağarası (Kastania Cave).
Mani Yarımadası’nda karanlık ve serin yeraltı nehrinde sandallarla büyüleyici bir tur yapabileceğiniz Cave of Diros.
Turkuaz rengi denizi ve incecik beyaz kumuyla Karayipler’i andıran küçücük bir ada: Elafonisos.
İşletmesi olmayan, bakir doğasıyla Mani’nin en etkileyici koylarından biri olan Paralia Gialia ve Limeni’deki Dexameni Beach.
Terk edilmiş kule formundaki evleriyle dramatik bir Orta Çağ atmosferi yaşatan Vathia kasabası.
Şarap tadımı sonrası etkileyici fotoğraflar çekmek için dağa oyulmuş Castle of Saint George (Nemea) ve tarihin derinlikleri için Archaia Korinthos (Acrocorinth ve Apollo Tapınağı).
Bir haftalık bu yoğun rotada her gece otel değiştirmek yerine, stratejik noktalarda 2’şer gece konaklayarak günübirlik turlar en mantıklısı. İşte rota üzerinde önereceğimiz konaklama üsleri:
Romantik ve Konforlu Bir Başlangıç (Nafplio): İlk 1-2 gece için harika bir üsdür. Hem şehir hayatı canlı hem de çevre antik kentlere yakın. Palamidi Kalesi manzarasına nazır terası ve minimalist tasarımıyla Amalie Suites bu bölge için nefis bir konaklamaydı bizim için. Modern Yunanistan’ın ilk başkenti Nafplio’ya 2025’te de günübirlik bir gezi için gelmiştik ve yol üstünde Corinth Antik Kenti, Mycenae, Epidaurus, Porto Cheli gibi duraklara uğramıştık, Nemea’daki bağlardan birinde de şarap tadımı yapmıştık. Bu sefer rotamız farklı başlangıç olarak Nafplio’da 1 gece konakladık.
Taş Odalarda Tarihi Atmosfer (Monemvasia): Kayanın içine gizlenmiş Orta Çağ şehrinde veya yakınındaki sahil kasabalarında taş mimariye sahip butik otelleri tercih edebilirsiniz. Akşam kale içindeki loş ışıklı sokaklarda yürümek benzersiz bir his. Ancak kale içerisindeki sokaklar sadece yayalara ait olduğu için kaleiçinde bir konaklama gün içinde araca ulaşımınızı biraz kısıtlayabilir. O nedenle bizim önerimiz Monemvasia’nın kale içi kısmında değil de anakarada manzaralı ve konforlu bir otelde konaklamanız olur. Bu bölgede kaydettiğimiz rüya gibi bir otel önerisi: Kinsterna Hotel.
Mani / Kardamyli: Mani’nin ruhunu yansıtan taş kule evlerden dönüştürülmüş butik oteller veya Kardamyli yakınlarındaki zeytinliklerin içine gizlenmiş doğa dostu taş konaklar, rotanın son günlerinde ruhunuzu dinlendirmek için idealdir. Biz Mani tarafını keşfederken Kardamyli’de mütevazı bir otelde konakladık: Hotel Liakoto.
Bu rota, sadece şezlongda uzanıp güneşlenmekten fazlasını arayan seyahat severler için diyebiliriz, Yunanistan’da az bilinen bir rota olduğu için çok kalabalık bir destinasyon değil daha huzurlu bir destinasyon.
Tarih, Mimari ve Kültür Meraklıları: Bizans kalıntılarından Orta Çağ kale şehirlerine, sivil taş mimariden mitolojik hikayelere kadar etkileyici bir kültürel zenginliğe sahip.
Yol Hikayesi ve Road Trip Sevenler: Dik kayalıklar, fiyortlar ve zeytinlikler arasından kıvrılan yollarda direksiyon sallamaktan keyif alan, mağara ziyaretlerinden antik kentlere kadar farklı deneyimler arayanlar için ideal.
Gastronomi Tutkunları: Zincir restoranlardan uzak, tamamen bağımsız yerel tavernalarda gerçek Akdeniz/Ege mutfağının, lokal zeytinyağlarının ve yerel şarap rotalarının peşinden koşan gurmeler içindir.
Patili Dostlarıyla Seyahat Edenler: Doğa yürüyüşleri, geniş açık alanları ve köpek dostu plaj yapılarıyla evcil hayvanıyla seyahat etmeyi sevenler için oldukça uygun.















































Yolculuğun ilk durağı, Mora Yarımadası’nın doğusunda, Argolida bölgesinin kalbinde yer alan ve modern Yunanistan’ın ilk başkenti (1827-1834) olma unvanını taşıyan Nafplio. Şehre yaklaşırken bizi Palamidi Kalesi’nin görkemli silüeti ve denizin ortasına bir tablo gibi kondurulmuş Bourtzi Adası’nın manzarası karşılıyor. 1389-1540 yılları arasında süren Venedik hakimiyeti, şehrin sokaklarına İtalyan mimarisinin o zarif, romantik ve karakteristik ruhunu kazandırmış.
Nafplio’da Adımlanacak Yerler:
Syntagma Meydanı: Şehrin kalbi, etrafı neoklasik ve tarihi binalarla çevrili, kahve molası için ideal bir başlangıç.
Arkeoloji Müzesi ve Aziz Spyridon Kilisesi: Şehrin çok katmanlı tarihi dokusunu anlamak için önemli duraklar.
Palamidi Kalesi: Tam 999 basamakla tırmanılan ve karşılığında tüm körfezin panoramik manzarasını sunan görkemli yapı.
Bourtzi Adası ve Kalesi: Deniz üzerinde, eski bir Venedik savunma kalesi olan bu yapı şehrin ikonik simgelerinden.
Acronauplia Kalesi: Yarımadanın en eski kalesi, sarp kayalıkların üzerinden denizi selamlıyor.
Arvanitia Turu: Argolik Körfezi’nin uçsuz bucaksız maviliğine bakarak yapacağınız, zihni tazeleyen ve doğayla bütünleşen muazzam bir sahil yürüyüşü rotası. Bu yürüyüş rotası Palamidi Path olarak geçiyor, Paralia Arvanitias Nafplio merkezine en yakın yüzme noktalarından biri. Mayıs ayı itibariyle işletme kapalıydı ama yüzenler vardı. Sezonda burası daha da canlanıyordur. Palamidi yürüyüş yolunu sahil boyunca takip ettiğinizde işletmesiz ve daha da huzurlu birkaç koy daha var. Burada denizler çoğunlukla küçük taşlı plajlara sahip, biz bu yolu takip ederek Neraki Beach’e kadar gittik.
Konaklama ve Lokal Lezzetler:
Bu estetik şehirde üs olarak, terasından tüm Nafplio’yu ve Palamidi Kalesi’ni izleyebileceğiniz, yalın detaylarıyla dikkat çeken Amalie Suites‘i tercih ettik. Odamızın harika bir terası vardı.
Yemek için geçen seneki ziyaretimizde deneme fırsatı bulduğumuz, limana da oldukça yakın konumdaki Wild Duck favorimiz. Modern ve rafine dokunuşlarıyla öne çıkan bu Akdeniz restoranında geniş bir şarap seçkisi bulunuyor. Fırınlanmış bebek patatesler ve taze yeşilliklerle hazırlanan tabakların yanı sıra, risotto ve bruschetta gibi seçenekleri de oldukça başarılı. Klasik bir Nafplio ritüeli olan o bilindik salaş sahil sofrası ve taptaze deniz ürünleri içinse adresimiz yine aynı sıradaki tavernalardan biri: BOUNOS psarosavouras oldu. Yediğimiz tüm deniz ürünleri çok lezzetliydi, tarama çok tuzluydu ancak diğer tüm tabaklarda lezzet yerindeydi.
Yakın Çevre Rotası: Narenciye Bahçelerinden Nemea’ya 🍇
Nafplio’yu doyasıya adımladıktan sonra, narenciye bahçeleri arasından kıvrılan o keyifli yola girip rotayı Yunanistan’ın ünlü şarap bölgelerinden Nemea’ya çevirebilirsiniz. Özellikle “Agiorgitiko” cinsi kırmızı şarap üzümüyle tanınan bu bereketli coğrafya, yerel üretimin izini sürmek için harika bir durak. Biz geçen sene Nafplio’dan Atina’ya dönüş rotamızda tam olarak böyle yapmıştık. Bu sene Nemea’ya ve yakınındaki Mycenae’e uğramadık.
Nemea’da Şarap Tadımı İçin Öneriler: Yerel şarap kültürünü derinlemesine deneyimlemek için bölgenin köklü üreticilerinden Bairaktaris Winery ve Karamitsos Winery mutlaka rotaya eklenmeli.
Castle of Saint George: Şaraphanelerin hemen karşısında yükselen, adeta sarp dağın içine oyulmuş gibi duran bu kale, şarap tadımı sonrası etkileyici kareler yakalamak için eşsiz bir fotoğraf noktası.
Alternatif olarak antik tiyatrosuyla Epidaurus ve turkuaz rengi sahilleriyle Porto Cheli de Nafplio’ya oldukça yakın. Porto Cheli’ye giderseniz Ktima Hinitsa isimli restoranda harika bir deniz manzarasına karşı lezzetli yemekler yiyebilirsiniz. Burası aynı zamanda Spetses ve Hydra adalarına da oldukça yakın. Rotanıza birkaç gün daha ekleyip bu adalara gitmek isteyebilirsiniz.
Geçtiğimiz sene dönüş yolunda ise tarihin derinliklerine bir kez daha inmek için Archaia Korinthos’ta (Antik Korint) mola vermiştik. Atina’ya dönerken yol üzerinde Acrocorinth ve Apollo Tapınağı’nı ziyaret edebilirsiniz. Biz bu sefer Mora Yarımadası’nın güney kısımlarını keşfetmek için buradan Mystras‘a doğru devam ettik.
Nafplio’nun zarif dokusuna veda edip güneye doğru ilerlerken, bölgenin lokal gastronomisine dair özel bir ritüeli gerçekleştirmek için yol üstünde Rigani adındaki restoranda kısa bir mola verdik. Hedefimiz, Mora’nın (özellikle Messinia ve Kalamata bölgesinin) en imza lezzetlerinden biri olan gournopoula tatmak. Yavaşça odun ateşinde bütün olarak kızartılan bu geleneksel domuz yemeği; inanılmaz derecede yumuşak eti, tuzlu ve çıtır çıtır derisiyle o kadar meşhur ki, Yunanların sırf bu lezzet için hafta sonları Atina’dan kalkıp güneye indiklerine dair o popüler söylentinin ne kadar haklı olduğunu ilk lokmada anlıyorsunuz.
Kısa ama damakta iz bırakan bu yemek molasının ardından rotamız, antik dünyanın o disiplinli ve efsanevi şehrine, Sparti’ye (Sparta) uzanıyor. Modern şehrin merkezinde yükselen, meşhur komutanın anısına dikilmiş görkemli Statue of Leonidas (Leonidas Heykeli) ile selamlaştıktan sonra asıl hedefimize, Mystras Arkeolojik Alanı’na geçiş yapıyoruz.
Taygetos Dağları’nın dik bir yamacına kurulmuş bu devasa antik Bizans şehri; kiliseleri, saray kalıntıları ve dar taş sokaklarıyla mimari tarih meraklıları için çok katmanlı, gerçek bir hazine. Biraz tırmanış ve keşif gerektiren bu etkileyici alanda mimari detaylarıyla öne çıkan ve mutlaka görmeniz gereken üç temel yapı var:
Palace of the Despots (Despotlar Sarayı): Tepenin hakim noktalarından birinde yer alan ve Bizans saray mimarisinin en görkemli sivil örneklerinden biri olan kompleks. Yakın zamanda restore edilerek açılmış.
Holy Metropolitan Church of Saint Demetrius: Mystras’ın en eski ve dini açıdan en önemli merkezlerinden biri.
Holy Church of the Virgin Mary Peribleptos: Kusursuz freskleri ve kısmen kayaya entegre olmuş mimarisiyle eşsiz bir atmosfere sahip manastır kilisesi.
Ziyaret Notu: Bu devasa açık hava müzesine giriş kişi başı 20€. Biletlerinizi bu bağlantı üzerinden online olarak kolayca satın alabilirsiniz.
Eğimli sokaklarda, eski çağların izini sürdüğümüz bu tarihi ve yorucu yürüyüşün ardından, alanın hemen aşağısında yer alan Mystrasbistro‘da o çok ihtiyaç duyduğumuz ferahlatıcı molayı veriyoruz. Burada yediğimiz zeytinyağlı, bol malzemeli iri kesim bir Yunan salatası ve hemen ardından gelen nefis portakalopita, bir sonraki durağımız için ihtiyacımız olan enerjiyi fazlasıyla veriyor.




























Anakara ile incecik bir köprüyle bağlanan, denizin ortasında devasa bir kayaya oyulmuş Orta Çağ kasabası Monemvasia’ya ulaşıyoruz. Yunanca mone (tek) ve emvasia (giriş) kelimelerinin birleşiminden adını alan bu kale şehir, sadece turistik bir durak değil; taş sokaklarında kaybolarak zamanın akışını yavaşlatabileceğiniz eşsiz bir kentsel miras. Anakaradan bakıldığında kasabanın tamamen “görünmez” olması, şehri korsan saldırılarından korumak için tasarlanmış muazzam bir mimari zeka örneği. Kale kapısından içeriye motorlu araç girmesinin yasak olması, dar sokakları yalnızca yürüyerek keşfetmenizi sağlıyor ve kentin o yavaş ritmini yüzyıllardır korumasına yardımcı oluyor. Ünlü Yunan şair Yiannis Ritsos’un memleketi için yaptığı “Taştan bir gemi” benzetmesi, buranın dramatik ruhunu en iyi özetleyen tanım.
Adım Adım Monemvasia Keşifleri:
Aşağı Şehir (Kato Poli): Şehrin ana damarı. Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yürürken, özenli taş işçiliğine sahip tarihi evleri, yerel zanaatkarların dükkanlarını ve aslına uygun restore edilmiş binaları inceliyoruz.
Yiannis Ritsos Müzesi: Kalenin kapısından girer girmez bizi karşılayan tarihi taş ev, şairin doğup büyüdüğü yer. Kente duyduğu derin bağın ve edebi hafızanın izlerini sürmek için harika bir başlangıç noktası.
Christos Elkomenos Meydanı ve Arkeoloji Koleksiyonu: Aşağı şehrin kalbi olan bu meydan, kahve molası için ideal. Meydanda, 16. yüzyıldan kalma eski bir cami binasında yer alan koleksiyonda, kalenin çok katmanlı mimari geçmişini, zarif Bizans mermer işçiliklerini ve seramiklerini görebilirsiniz.
Yukarı Şehir (Ano Poli) ve Ayasofya Kilisesi: Zirveye yapılan o dik yürüyüş kesinlikle eforunuza değiyor. Uçurumun kenarındaki 12. yüzyıldan kalma Ayasofya Kilisesi’ne ulaştığınızda tüm Ege denizi muazzam bir panoramayla ayaklarınızın altına seriliyor.
Portello: Surların dışına açılan gizli deniz kapısı. Orta Çağ surlarının gölgesinde Ege’nin serin sularına atlamak, bu kalede yaşanabilecek en ayrıcalıklı ve ferahlatıcı deneyimlerden biri.
Bölgenin Şarap Kültürü ve Lezzet Durakları
Monemvasia sadece korunmuş mimarisiyle değil, köklü şarap kültürü ve mutfağıyla da oldukça iddialı. Bölgenin karakterini yansıtan yerel üzümlerden elde edilen şarapların tadımını yapmak için Monemvasia Winery‘de harika bir mola veriyoruz. Aşağı Şehir’in sokaklarında dolanırken lokallerin ısrarla önermesi sonucunda yemek için Matoula Restaurant bizim en güçlü tercihimiz oluyor. Ayrıca, kale içi atmosferinde özenli mezeler sunan Aktaion Restaurant ve daha geleneksel, samimi bir ortam arayanlar için Athivoli Tavern harika alternatifler olarak rotada yerini alıyor.
Monemvasia’nın tarihi dokusundan sıyrılıp kıyıdan biraz daha kuzeye doğru ilerlediğimizde, bizi adeta bir fiyordu andıran dinginliğiyle Port of Gerakas karşılıyor. Suyun hemen kenarına, o huzurlu limana kurulmuş Fish Tavern Diamantis‘te; çıtır çıtır kızarmış taze balıklar, incecik doğranmış kabak kızartması ve yemeğin sonunda masaya gelen şerbetli tatlılarla unutulmaz, gösterişsiz ama son derece dürüst bir lokal gastronomi deneyimi yaşıyoruz.
Mora’nın güney ucuna doğru süzülürken, adaya geçiş yapmadan hemen önce bölgedeki en etkileyici doğa harikalarından biri olan Kastania Mağarası‘na (Kastania Cave) uğruyoruz. Milyonlarca yılda oluşmuş devasa sarkıt ve dikitlerin arasından, dünyanın derinliklerine doğru yapılan bu büyüleyici yürüyüş, yalnızca belirli saatlerde düzenlenen rehberli turlar eşliğinde gerçekleştirilebiliyor. İçerideki o mistik atmosfer ve doğanın sabırla işlediği jeolojik mimari gerçekten görülmeye değer.
Lakonya’nın güney ucuna gizlenmiş, 2.5 milyon yıllık bir sırrı barındıran bir geopark bulunuyor. Agios Nikolaos Geopark.
2.5 Milyon Yıllık Orman: Kıyıdaki “kayalar” aslında fosilleşmiş palmiye ağaçları ve kökleri! Volkanik aktiviteler bu antik ormanı deniz altında yavaşça taşa çevirmiş. Açık Hava Müzesi: Suyun altında antik deniz canlıları ve midye fosilleri arasında yüzebilirsiniz. Kaptan İsmail Hakkı Batığı: Agia Marina kıyısından sadece 100 metre açıkta, 1978’de batan 500 tonluk bir Türk ticaret gemisi yatıyor. Üstelik sadece 12 metre derinlikte. Şnorkel Rüyası: Sadece maskenizi kapıp aynı koyun içinde hem taşlaşmış ormanın hem de 30 metrelik bu etkileyici batığın üzerinde süzülebilirsiniz.
Mağara serüveninin ardından, Elafonisos feribotuna binmeden önce sahil kasabası Neapoli‘de kısa bir yemek molası veriyoruz. Deniz kenarında konumlanan Le Farfalle adındaki İtalyan restoranına oturuyoruz. Kendi deneyimimize dayanarak dürüstçe söylemek gerekirse; burası bizim için sıradan bir restoranın ötesine geçip akılda kalıcı bir gastronomi hikayesi sunamıyor. Yine de menüsündeki pizza, makarna ve salata ağırlıklı temel seçeneklerle feribot saatini beklerken deniz manzarasına karşı hızlı, pratik ve doyurucu bir öğün geçiştirmek isterseniz değerlendirebilirsiniz.
Bu pratik molanın ardından, kısa bir feribot yolculuğu ile hemen karşımızdaki Elafonisos adasına geçiş yapıyoruz. Burası incecik beyaz kumu ve Karayipler’i aratmayan turkuaz deniziyle o yoğun yol yorgunluğunu üzerimizden tamamen atmak için kusursuz bir durak. Üstelik geniş ve doğal yapısını koruyan kumsalları sayesinde, köpeğimizle sahilde özgürce koşup dinlendirici anlar yaşamak yolculuğumuzun en keyifli kısımlarından biri oluyor.





























Elafonisos’un o sakinleştirici mavisini geride bırakıp Gytheio’da kısa bir kahve molası verdikten sonra güneye, Mora’nın en uç noktalarından birine, Mani Yarımadası’nın o vahşi ve dramatik coğrafyasına doğru ilerliyoruz. Burası, coğrafyanın geri kalanından daha farklı; daha sert, daha izole ve mimari olarak çok daha karakteristik bir ruha sahip. Bu yarımada asırlardır zorlu koşullarıyla biliniyor ki Yunan mitolojisinde sıklıkla “dünyanın sona erdiği yer / her şeyin öldüğü yer” olarak tasvir edilmiş. Hatta Tainaro Antik Kenti ile yarımadanın denizle buluştuğu son noktada öbür dünyaya bir geçiş olduğunu ve ölen tüm canlıların bu kapıdan geçerek diğer tarafa geçtiklerine inanılırmış.
Mani’deki ilk durağımız, taş binaları ve tarihi sokaklarıyla Aeropoli oluyor. Kasabanın o geleneksel fırınlarından sokağa yayılan kokuların peşine düşüp, fırından yeni çıkmış, içerisine kalın bir dilim taze peynir yerleştirilmiş o sıcacık kızartma hamur işlerinden alıyoruz. Aeropoli’nin bu tarihi fırınında börekler ve süt helvasını anımsatan tatlısı da oldukça lezzetli.
Güneşli bir meydanda ayaküstü atıştırdığımız bu basit ama kusursuz lezzet, samimi Ege kültürünün o gösterişsiz gastronomi mirasının en güzel örneklerinden.
Aeropoli’den kısa bir sürüşle doğanın yeraltındaki başyapıtı Cave of Diros‘a (Diros Mağarası) geçiyoruz. Burada, yeraltı nehrinin karanlık ve serin sularında küçük sandallarla süzülerek yaptığımız tur, milyonlarca yılda şekillenmiş devasa dikitlerin arasında adeta zamanın durduğu etkileyici bir görsel şölen sunuyor. Peloponnese bölgesi pek çok etkileyici mağaraya sahip, önceki günler ziyaret ettiğimiz Kastania Cave bu mağaraya kıyasla daha enteresan oluşumlara sahipti ancak Diros ise içerisinde su olması ve sandalla gezilebilmesi nedeniyle bambaşka bir deneyim sunuyor.
Diros’ta mağara için biletlerinizi gişeden alabiliyorsunuz, sürekli olarak tekneler kalktığı için bir rehberli tur beklemeniz gerekmiyor ama yoğun günlerde kalabalık nedeniyle gecikmeler olası.
Mağara ziyaretinin ardından biraz kuzeye doğru ilerliyoruz, yaklaşık 20 dakika mesafedeki Limeni, bir sonraki durağımız. Ne kadar büyüleyici bir koy ile karşılaşacağımızdan habersiz şekilde geldiğimiz Limeni’de bir de öğle yemeği programımız var. Hemen sahilde kırmızı ahşap sandalyeleriyle tanıyabileceğiniz Thodora’s Place öğle yemeği mekanımız. Burada hem işletmelerden faydalanabilir hem de kendiniz havlunuzu serip büyüleyici maviliklerde serinleyebilirsiniz. Dexameni Beach olarak geçen bu plaj kesinlikle Mora rotanızda olmalı.
Yola devam edip yarımadanın daha da güneyine indikçe, kıyı şeridinin sert karakteri belirginleşiyor. Gerolimenas ve Vathy‘nin o kayalıklarına çarpıp yankılanan güçlü dalga sesleri yolculuğumuza eşlik etmeye başlıyor. Gerolimenas yarımadanın güneyinde konaklamak isterseniz iyi bir nokta. Çok turistik bir nokta olmasa da bir dönüşüm gerçekleşiyor belli ki ve bir iki gün konaklamak isterseniz pek çok ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz bir yer. Burada konaklamak isterseniz KaSeas Boutique Hotel listenizde olsun.
Gerolimenas’ta direkt olarak koydan yüzmek mümkün ve su harika gözüküyor ama kısa bir mesafede çok daha büyüleyici bir plaja, Paralia Gialia’ya ulaşabiliyorsunuz.
Paralia Gialia ufak bir şapeli ve otoparkı dışında işletmesi olmayan bakir bir koy. Mani Yarımadası’nın en etkileyici noktalarından biri.
Bu plaj molasından sonra rotamızı Vathia’ya çeviriyoruz. Vathia ise bir tepe üzerine kurulmuş kule formundaki evleriyle ünlü. Çoğu terk edilmiş olsa da bu yapıların arasında da birkaç otel ve kafe işletmesi var. Manzaranın keyfini çıkarmak, Orta Çağ yadigarı mimari atmosferini deneyimlemek isterseniz Vathia’ye uğrayabilirsiniz.
Bu dramatik ve uçsuz bucaksız sahiller boyunca ilerlerken, efsanevi The Odyssey (Odysseia) uyarlamalarının çekimlerine de ev sahipliği yapmış bu coğrafyanın, epik hikayelere neden bu kadar yakıştığını anlıyor ve o mitolojik atmosferi iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Mani’nin virajlı yollarında aradığımız şey netti: Bölgenin dürüst karakterini yansıtan bir mutfak. Stavri köyündeki Aspasia tam da bu. Şef Stavriani Zervakakou, Atina ve İstanbul (Karaköy Gümrük) kariyeri sonrası köklerine dönmüş. Burası, menüsü Ege’nin sunduklarına göre günlük değişen telaşsız bir gastronomi durağı.
Denediğimiz tabakların tamamında malzemenin kimliğini öne çıkaran rafine dokunuşlar hakimdi. Deniz börülceli marine kırmızı karides ve akya kusursuz bir başlangıçtı. Atalık domates, Vatika soğanı ve kayısılı salata dengesiyle mükemmeldi. Kırmızı şaraplı mercimekli uskumru ile yerel sosisle eşleşen ızgara orfoz ise bölgenin deniz-kara kültürünü birleştiren ayakları yere basan tabaklardı.
İyi yemeği mevsimsel sadelikte arayanlar için Aspasia, Peloponez rotasında atlanmaması gereken bir restoran. Sürdürülebilirlik burada trend değil, olağan dinamik.
















Mani’nin o vahşi uçurumlarını geride bırakıp batı kıyısı boyunca kuzeye doğru kıvrılırken, manzara yavaş yavaş yumuşuyor ve bizi uçsuz bucaksız zeytin ağaçlarının gölgesinde uzanan yollar karşılıyor. Bu keyifli sahil sürüşü bizi sivil mimarinin bölgedeki en estetik duraklarından biri olan Kardamyli Old Town‘a çıkarıyor. Mani bölgesine özgü o meşhur savunma amaçlı taş kule evler, tarihi kiliseler ve eski taş avlular, geleneksel yaşamın ve mimari kimliğin korunabildiğinin en canlı örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.
Akşam güneşi yavaş yavaş kızıllaşırken, loş sarı ışıkların aydınlattığı ve asırlık zeytin ağaçlarının altına kurulmuş o tanıdık, samimi tavernalardan birinde alıyoruz soluğu. Gösterişten uzak yerel mezeler, dürüst tabaklar ve bölge şarabı eşliğinde, ardımızda bıraktığımız yoğun günlerin yorgunluğunu, yan masalardan yükselen usul sohbet sesleri arasında yavaşça atıyoruz. Akşam yemeği için seçtiğimiz restoran: Old Kardamili Traditional Restaurant
Kardamyli’de konakladığımız otel ise Hotel Liakoto. Özellikle denize bakan ve balkonlu odaları harika. Otelden kısa bir yürüyüşle plajlara da ulaşılabiliyor ancak otelin havuzu da mevcut.
Ertesi sabah otelden çıkış yapmadan önce Old Town kısmını gezip Kardamyli’nin o saatlerde açık olan tek fırınından aldığımız ıspanaklı börekle kahvaltımızı yapıyoruz. Sonrasında rotamızı Atina’ya dönmeden önce son molamızı vereceğimiz, dünyaca ünlü zeytinin başkenti Kalamata‘ya çeviriyoruz. Kalamata, Atina’dan yaklaşık 2-2,5 saat uzaklıkta. Kalamata’ya gelişimiz pazar gününe denk geldiği için ne yazık ki şehirdeki müze ve mekanların çoğu kapalıydı ama rehberimiz Katerina ile yukarı şehirdeki kaleden sahile kadar kısa bir yürüyüşle şehri dolaştık. Kısa bir zamana kadar bizim için bir zeytin cinsinden ibaret olan Kalamata’yı detaylıca gezmek için sözleştik ve Atina için yola koyulduk.
Bol bol yürüdüğümüz ve gerçek lezzetlerin peşine düştüğümüz bu etkileyici yolculuğu, vizörümüzde kalan eşsiz mimari kareler ve damağımızdan uzun süre silinmeyecek tatlarla sonlandırıyoruz.